Neolitik Çağ’da Anadolu DNA yapısı
Yaklaşık dokuz ay önce yayınladığım “İnsanın Evrimi: 5 Milyon Yıllık Yolculuk” adlı videoda, ilk insan topluluklarının Afrika’dan başlayarak Avrasya’ya ve oradan da dünyanın geri kalanına nasıl yayıldığını, hemen sonrasında “İnsanlığın Kaderini Değiştiren Keşif” adlı videomda ise insan uygarlığının temellerini atan Tarım Devrimi hakkında detaylı bilgi vermiştim. Eğer henüz izlemediyseniz ‘Neolitik Çağ’da Anadolu’ tarihi hakkında bilgi vereceğim bu programın içeriğiyle ilişkili olduğu için öncesinde ya da sonrasında ikisini de izlemenizi öneririm.
Bugün artık insanlığın yazılı olmayan uzak geçmişini anlamak için yalnızca iskeletlere ya da taştan yapılmış el baltalarına bakmıyoruz. Genom teknolojisi, yani DNA’nın içindeki tarih, bize çok daha derine inme imkânı sağlıyor. DNA testlerini konu alan bir önceki programımda anlattığım gibi bugünkü insanların genetik çeşitliliğini analiz ederek hem en eski baba hattına hem de en eski anne hattına kadar geri gidebiliyoruz.
Y-kromozom Âdem ve Mitokondriyel Havva
Y-DNA testleri, yalnızca babadan oğula geçen Y kromozomunu takip eder. Bu hattı zaman içinde geriye sardığımızda karşımıza çıkan en eski ortak erkek birey, bilimsel adıyla Y-MRCA, popüler ifadeyle “Y-kromozom Âdem” olarak tanımlanır.
Kimi popüler anlatılarda bu figür “insanlığın atası” gibi abartılı biçimde sunulsa da gerçek bundan farklıdır. Y-kromozom Âdem, dinî çağrışımlı adına rağmen ne tüm insanlığın atasıdır ne de tek başına yaşamıştır. Bugüne ulaşan erkek soy hattının en eski ortak noktasını temsil eder; yani kendi döneminde yaşayan sıradan erkeklerden yalnızca biriydi.
Benzer bir durum anne hattında da vardır. Anneden çocuğa geçen mitokondriyal DNA’yı izlediğimizde ulaştığımız ortak nokta mt-MRCA, yani “Mitokondriyal Havva” olarak bilinir. Buradaki Âdem ve Havva adları mecazidir; her ikisi de ne ilk Homo sapiens’tir ne de kendi dönemlerinde tek başlarına yaşamışlardır. Aynı dönemde sayısız insan bulunuyordu, ancak günümüze kesintisiz ulaşmayı başaranlar yalnızca onların genetik hatları oldu.
Ayrıca bu iki bireyin yani Y-kromozom Âdem ile Mitokondriyal Havva’nın aynı zaman diliminde yaşamış olmaları da gerekmez. Aralarında binlerce yıl fark olabilir; farklı coğrafyalarda yaşamış olmaları da son derece doğaldır. Bu kavramların özü, insan soy hatlarının nasıl dallanıp birleştiğini anlamaya yönelik genetik bir yaklaşımdır.
Genetik veriler uzun süre Mitokondriyel Havva’nın yaklaşık 140–240 bin yıl önce, Y-kromozom Âdem’in ise 60–140 bin yıl önce yaşamış olabileceğini gösteriyordu. Erkek ve kadın hatlarının neden farklı dönemlerde kesiştiğini açıklamak için göç dalgalarından, nüfus büyüklüğüne, kültürel yapılardan, doğal seçilime kadar pek çok çalışma yapıldı. Fakat 2013’te yayımlanan bir araştırma bu tabloyu epey değiştirdi.[1]
Ticari bir laboratuvara gönderilen bir Afro-Amerikan bir erkeğin Y-DNA’sı incelendiğinde, hattının bilinen tüm Y kromozom soylarından daha derin bir kökene sahip olduğu görüldü. Bu bulgu, Y-kromozom Âdem’in yaşını bir anda 300 bin yıl öncesine itti. İlginç olan, bu tarihin modern insanın ortaya çıkışı için öngörülen aralıktan daha eski olmasıydı.
Bir yıl sonra yapılan daha kapsamlı bir çalışma, bu ilk sarsıcı sonucun çerçevesini netleştirdi. Y-kromozom Âdem’in yaşını yaklaşık 245 bin yıl hesapladı ve her iki yönde yaklaşık 50 bin yıllık bir hata payı bulunduğunu gösterdi. Böylece tarihler, modern insanın bilinen kökeniyle daha uyumlu hâle gelmiş oldu.[2] Bu duruma sonraki araştırmaların sonuçları da eklenince, günümüzde Y-kromozomunun en eski ortak atası olan Y-kromozom Âdem’in yaklaşık 254 bin yıl önce Afrika’da yaşamış olduğu, 50 ila 100 bin yıl önce de Afrika’dan çıkan nispeten küçük bir grubun Avrupa ve Asya’ya yayıldığı tahmin ediliyor. Biraz sonra adlarını daha doğrusu kodlarını anacağım Afrika dışındaki kurucu haplogruplarınsa 47–52 bin yıl önce, oldukça dar bir zaman aralığında ortaya çıktığı görülüyor. Çalışmaların en dikkat çekici bulgusu, son 10 bin yıl içinde Y-kromozomu soylarında ikinci ve güçlü bir darboğazın yaşanmış olması yani erkek soy hattını sürdüren erkek sayısının ciddi oranda azalması.
Bu daralmanın nedeni genetik değil, daha çok kültürel gibi görünüyor. Savaşlar, toplumsal hiyerarşi, akraba grupları arasındaki rekabet ve polijini (yani bir erkeğin birden çok kadınla evlilik yapması) gibi yapılar, bazı erkeklerin çok daha fazla çocuk sahibi olmasına yol açarken çoğu erkeğin soyunu tamamen sonlandırmış olabilir. Basit nüfus modelleri bu kadar keskin bir düşüşü açıklayamaz; fakat kabileler arası rekabeti içeren modeller erkek hatlarının neden hızla daraldığını daha iyi gösteriyor. Bu etki büyük ölçüde erkeklere özgü bir süreç gibi duruyor; özellikle fetihlerle genişleyen toplumlar, soyun hangi erkekler üzerinden devam edeceğine yönelik bir seçilim uygulamış olabilir. İlginç biçimde, darboğazın zamanlaması tarımın farklı bölgelerde yayılma sırasıyla uyumlu. Tarımın Yakın Doğu, Doğu Asya ve Güney Asya’da Avrupa’dan önce yerleşmesi, erkek hatlarındaki daralmanın da bu bölgelerde daha erken ortaya çıkmasıyla paralel. Ulaşım ve örgütlenme teknolojilerinin gelişmesi — tekerlek, at ve deve evcilleştirilmesi, yelkenli denizcilik — bu rekabeti artırarak süreci hızlandırmış olabilir. Uzatmayalım genel tablo şu: Erkek hatları tarih boyunca sık sık daralmış, buna karşılık kadın hatları çok daha geniş bir çeşitliliği koruyabilmiş…
Y kromozomunu izlemek yalnızca en eski atalarımızı bulmamıza değil, aynı zamanda insan göçlerinin rotasını da anlamamıza da yardımcı oluyor. Afrika kıyılarından Avustralya’ya, Hindistan’a, Asya içlerine ve Avrupa’ya yayılan erken insan hareketleri, modern erkek hatlarında hâlâ izlerini taşıyor. Örneğin Japonya’daki bazı erkeklerde görülen Afrikalı kökenli haplogruplar, bu karmaşık göç yollarını doğruluyor.[3]
Savaşlar ve fetihler de Y kromozomu dağılımını ciddi biçimde etkilemiş durumda. En bilinen örneklerden biri Cengiz Han. Yapılan analizler, eski Moğol İmparatorluğu’nun kapsadığı coğrafyada yaşayan erkeklerin yaklaşık %8’inin Cengiz Han’a benzer bir Y kromozomu taşıdığını gösteriyor. Bu oran, bugün dünya üzerindeki tüm erkeklerin yaklaşık %0,5’ine, yani 16 milyonun üzerinde bir nüfusa denk geliyor.[4]
Elbette insan genetiği yalnızca Y kromozomu ve mitokondri DNA’sından ibaret değil. Geri kalan 22 çift otozomal kromozom, tarih boyunca milyonlarca farklı insandan gelen karışık bir mirası bize aktarıyor.
Teknik ayrıntılara fazla boğulmadan toparlarsak:
Tıpkı Mitokondriyel Havva gibi, Y-kromozom Âdem’in de Afrika’da yaşamış olması, modern insanın Afrika’da evrimleşip dünyaya buradan yayıldığı görüşünü güçlendiriyor. Ve bu yayılma sırasında Afrika’dan çıkan ilk Homo sapiens gruplarının Anadolu’ya ulaştığı dönem artık hem arkeolojik hem genetik veriler sayesinde çok daha net biçimde anlaşılabiliyor. Yeni kazılar, antik DNA analizleri ve gelişen tarihleme teknikleri, Anadolu’nun insanlığın erken dönem yayılışındaki kritik rolünü her geçen gün daha belirgin hâle getiriyor.
Neolitik Anadolu
Bilim insanları Afrika’dan çıkışın tek bir dalga hâlinde olmadığını, en az iki ana göçle gerçekleştiğini artık net biçimde ortaya koyuyor. Homo sapiens’in Levant’a —yani bugünkü Filistin ve çevresine— ulaştığı ilk göç hareketi 120.000 ile 90.000 yıl önce yaşanmış olsa da, bu erken grubun Anadolu’ya kadar ilerlediğine dair doğrudan kanıt bulunmuyor. Büyük ihtimalle bu topluluklar daha geniş bir yayılım göstermeden ortadan kalktı.[5]
Bugün Avrasya’da yaşayan insanların atalarının büyük bölümünü temsil eden ikinci ve esas yayılma ise yaklaşık 70.000–50.000 yıl önce gerçekleşti. Anadolu’da şimdiye dek tespit edilen en eski Homo sapiens izleri, Kahramanmaraş Döngel köyü Direkli Mağarası’nda ve Hatay Üçağızlı Mağarası’nda ortaya çıkarıldı; her ikisi de yaklaşık 40 bin yıl öncesine tarihleniyor.[6]
Bu uzun zaman dilimini bir kenara bırakıp, insanlık tarihinin en köklü kırılma noktalarından birine—tarımın ilk kez bilinçli olarak yapılmaya başlandığı, koyun ve keçinin evcilleştirildiği ve kerpiçten inşa edilen yerleşik evlerin ortaya çıktığı, devrim niteliğinde bir eşik olan Neolitik Çağ’a—odaklanalım.
Tarım ilk kez 11.500 yıl önce Bereketli Hilal’de ortaya çıktı ama ilginç biçimde yaklaşık 2.500 yıl boyunca bu bölgenin dışına pek yayılmadı. Çünkü o dönemin tarımı henüz bağımsız bir geçim biçimi olacak kadar gelişmiş değildi; daha çok avcı-toplayıcı yaşamı destekleyen ek bir yöntemdi. Yani ekilen ürünler tek başına bir topluluğu besleyecek kadar verimli değildi; insanlar hâlâ avlanıyor ve doğada buldukları bitkileri toplamaya devam ediyordu.
Buğday ve arpadan yüksek verim alınması, daha büyük taneli ve sağlam başaklı bitkilerin kuşaklar boyunca seçilip ekilmesine dayanan çok uzun bir evcilleştirme sürecinin sonucunda gerçekleşti. Mezopotamya’nın ovalarında, nehirler belirli dönemlerde yatağından taşıp çevredeki tarlaları su ve besin açısından zengin alüvyonla kapladığı için doğal bir sulama ve gübreleme etkisi oluşuyordu. Yaklaşık 9.000 yıl önce Kuzey Mezopotamya’da çanak çömleğin ortaya çıkışı, Neolitik yayılmanın hızını değiştirdi.[7] Depolama kolaylaşınca Neolitik çiftçiler ve çobanlarla özdeşleşen G2a Haplogrobuna mensup insanların Batı Anadolu ve Avrupa’ya doğru hızlı hareketi başladı. (‘G2a’ haplogrubu bunu unutmayın… ilk kez bir YDNA hattının adını verdim dikkat!) Aynı dönemde keçi ve koyun yetiştiriciliği de Bereketli Hilal’in kuzeyindeki Zagros ve Toroslar’dan Levant’a yayıldı. Tarım, hayvancılık ve çömlekçilik bir araya gelince, Yakın Doğu’dan Anadolu’ya ve oradan Avrupa’ya uzanan büyük Neolitik devrim tamamlanmış oldu. Güney Kafkasya’da koyun ve keçinin evcilleştirilmesi de yine bu geniş topluluğun kültürel mirası içinde değerlendiriliyor.[8] Bereketli Hilal terimini bilmeyen varsa, Dicle ve Fırat havzalarını oluşturan Mezopotamya topraklarına zamanında Amerikalı antropolog James Henry Breasted’In verdiği isim (Fertile Crescent).
Kuzey Mezopotamya’da, özellikle dünyadaki bilinen en eski tapınak ve ritüel alanlardan biri olarak kabul edilen Göbekli Tepe ve çevresinde, yerleşikliğe geçişin eşiğinde duran avcı-toplayıcı toplulukların izlerini yani 12.000 yıl öncesini açık biçimde takip edebiliyoruz. Ancak bölgeden toplanıp yayımlanmış antik DNA bulunmadığı için, bu toplulukların genetik geçmişine dair yorumlarımız hâlâ sınırlı.
Göbekli Tepe, dünya tarihinin en önemli arkeolojik alanlarından biri olduğu için doğal olarak hem bilimsel hem de popüler ilgiyi üzerine çekiyor. Geçtiğimiz yıl burada bulunan insan iskeletlerinin ‘uzaylıların varlığını doğruladığı’ için DNA sonuçlarının “örtbas edildiği” yönündeki iddialar sosyal medyada bir süre gündem olmuştu. Oysa bu tür iddialar, tarih öncesi insan topluluklarının zeki, yaratıcı ve son derece organize olabildiğini kabul etmekte zorlanan bazı kişilerin sıkça başvurduğu fantastik açıklamalarla aynı kategoride yer alıyor. Bu iddialar yüzünden Neolitik dönem üzerine önemli bir uzman olan kazı Başkanı Prof. Dr. Necmi Karul bilimsel çalışmaların tamamen şeffaf biçimde yürütüldüğünü ve şu ana kadar ele geçen insan iskeleti parçalarından kullanılabilir nitelikte DNA elde edilemediğini açıkça belirtmek zorunda kalmıştı.[9]
Göbeklitepe’nin bilinmezliğine karşın, Orta Anadolu Neolitiği genetik açıdan çok daha iyi aydınlatılmış durumda. Konya Ovası’ndaki Çatalhöyük ve Boncuklu, Aksaray’daki Aşıklı Höyük gibi yerleşimlerden elde edilen antik DNA verileri son derece kapsamlı biçimde çalışıldı. Elde edilen sonuçlara göre:
Orta Anadolu’nun keçi ve koyun besleyip, tahıl ve baklagil tarımı yapan erken çiftçileri büyük ölçüde yerel kökenliydi. MÖ yaklaşık 6500’lerde ise muhtemelen doğu komşularıyla ticaret yoluyla Çatalhöyük ve Orta Anadolu’daki diğer yerleşim yerlerine sığırlar yani evcil büyükbaş hayvanlar da getirilmişti. Bu topluluklar, bölgede daha önce yaşayan Anadolu avcı-toplayıcılarının devamıydı. Evet, bugünkü Arkeogenetik tablo, tarımın Anadolu’ya dışarıdan büyük nüfus akımlarıyla gelmediğini, aksine yerel toplulukların kendi kültürel yenilikleriyle tarıma geçtiğini gösteriyor.
Bu bulgu, Neolitik devrimin farklı bölgelerde, farklı köklerden filizlendiğini, Anadolu’da ise kesintisiz bir yerel süreklilik bulunduğunu ortaya koyması bakımından önemlidir. Anadolu’nun Neolitik halkları ilerleyen binyıllarda Avrupa’ya göç ederek kıtanın ilk çiftçi toplumlarını da şekillendirmiştir. Böylece Orta Anadolu’daki bu mütevazı yerleşimlerde başlayan yaşam tarzı, yavaş yavaş tüm Avrupa’nın genetik ve kültürel temelini dönüştüren bir dalga haline gelmiştir.
Gelelim genetiğe: Baba hattı üzerinden konuşacak olursak, Orta Anadolu Neolitik topluluklarının genetik görünümü aslında sandığımızdan daha sade. Tüm bu yerleşimlerde, yerel avcı-toplayıcı geçmişe dayanan G2a haplogrubu belirgin biçimde baskın durumda. Bunun yanında Aşıklı Höyük’te C1a2 ve H2’ye, Boncuklu Höyük’te H2’ye; Çatalhöyük’te ise yine H2’nin yanı sıra düşük oranda J2a’ya de rastlanıyor. Kuzeybatı Anadolu’da ise MÖ 6600–6000 arasına tarihlenen Bursa Yenişehir ilçesi civarındaki Barcın Höyük verileri aynı tabloyu doğruluyor: yani orada da G2a ağırlığını koruyor.[10]
Anlatıyı iyice karıştırmamak için anne hattına şimdilik girmeyelim; fakat az sonra daha sık duyacağımız bu haplogrup isimleri üzerine kısa bir çerçeve çizmek faydalı olur.
G2a Haplogrubu
Neolitik Anadolu’nun baskın erkek hattı olan G2a Anadolu’ya uzanan ve yaklaşık 50.000 yıl önce Yakındoğu’da ortaya çıktığı düşünülen geniş G haplogrubunun alt grubudur. Buzul Çağı’nın sonunda iklim yumuşadığında, Bereketli Hilal’de tarımı ilk kez uygulayan toplulukların önemli bir kısmı bu haplogruba mensuptu.
Tarım devriminin ardından, G2a taşıyıcılarının bir bölümü yaklaşık MÖ 7000’lerden itibaren Anadolu üzerinden Avrupa’ya doğru yayıldı. Anadolu göçmenleri önce Trakya üzerinden Yunanistan’ın Teselya bölgesine, ardından MÖ 5800’de Sırbistan, Macaristan ve Romanya’ya, MÖ 5500’de Almanya’ya ve MÖ 5200’de Belçika ve Kuzey Fransa’ya ulaşmıştır. Bu yüzden Avrupa’nın ilk çiftçileri arasında da G2a haplogrubu öne çıkar. Fakat zaman ilerleyip Tunç Çağı’na geçildiğinde, özellikle MÖ 3000’lerden sonra Kafkasya ve Avrasya bozkırlarından gelen yeni gruplar Avrupa ve Anadolu gen havuzuna girmeye başlar. Böylece G2a’nın yoğunluğu giderek azalır.
Günümüzde G2a haplogrubunun Avrupa’daki dağılımına baktığımızda ilginç bir tablo ortaya çıkıyor: G2a hattı Kuzey Avrupa’da oldukça nadir görülüyorken Akdeniz bölgesinde nüfusunun %5 ila %10’unu oluşturuyor. Özellikle kıtanın dağlık ve ulaşılması zor bölgelerinde yoğunlaşmış durumda görülüyorlar. İtalya’da Apenin Dağları’nda oranlar %15 ile %25 arasında değişiyor; Sardunya adasında yaklaşık %12. Kuzey İspanya’nın Kantabria bölgesinde %10, Asturias’ta %8 civarında. Bu oran Güneydoğu Fransa’da, Auvergne ve Provence gibi daha izole vadilerde yine %7–8’lik oranlara rastlanıyor. İsviçre’de %7,5, Orta Avrupa’nın dağlık kuşağı olan Bohemya’da %5–10, Romanya ve Yunanistan’da ise yaklaşık %6–7 civarında seyrediyor. Bu tablonun arkasında iki temel etken olduğu düşünülüyor. Birincisi, Neolitik Çağ’da Avrupa’ya tarımı getiren G2a taşıyıcılarının çoğunun keçi güden küçük topluluklar olması ve dağlık bölgelerde yaşamaya yatkın bir ekonomi geliştirmeleri. Yani diğer bir deyişle yaşam tarzlarına uygun bir coğrafyaya yayılmaları. Ancak İkinci —ve muhtemelen daha önemli sebep olarak— Geç Kalkolitik ve Tunç Çağı’nda Rusya–Ukrayna bozkırlarından gelen ve ağırlıklı baba hattı olarak R1a ve R1b haplogruplarını taşıyan Proto-Hint-Avrupa topluluklarının Avrupa’nın geniş ovalarına yayılması düşünülüyor. Bu yeni göç dalgası, yerleşik Neolitik çiftçilerin büyük bölümünün, daha korunaklı dağ kesimlerine çekilmesine sebep görünüyor. Yani dağlara kaçmışlar. Roma Döneminde yani Demir Çağı’na gelindiğinde, G2a popülasyonu dağlık bölgelerde (Apenninler, Sardinya, Alpler ve kuzeybatı İberya) varlığını sürdürüyordu. Romalıların ve İtalyan yarımadasında asimile ettikleri halkların, Roma İmparatorluğu sınırları içinde dağılmalarıyla G2a soy hattında ılımlı bir artışa katkıda bulunduğu düşünülmektedir. Böylece binlerce yıl önce Anadolu’dan ayrılan gruplardan bazılarının torunları anayurtlarına dönmüş olabilir.
Günümüzde G haplogrubu (M201), Batı Avrupa ve Kuzeybatı Afrika’dan Orta Asya, Hindistan ve Doğu Afrika’ya kadar her yerde bulunmakta ancak her yerde düşük sıklıkta (genellikle nüfusun %1 ila %10’u arasında) görülmektedir. Avrupa’da bulunan G haplogrubunun neredeyse tümü Anadolu’da olduğu gibi G2a alt kladına ait olup, kuzey ve batı Avrupalıların çoğu daha spesifik olarak G2a-L140 (veya daha düşük bir oranda G2a-M406) kategorisine girerler. 11.000 yıldan daha eski olan G2a-L140’ın kendisi çok eski olsa da Yamna döneminden önce Kuzey Karadeniz Bozkırındaki çobanlar tarafından asimile edilmiş G2a-L13 ve L1264 alt soyları R1a ve R1b haplogruplarını taşıyan Hint-Avrupa göçleriyle Avrupa ve Asya çevresinde yeniden dağıtılmıştır. Özellikle G2a-Z1816‘nın Proto-Hint-Avrupalılar tarafından Orta Avrupa’da asimile edildiği ve R1b haplogrubuyla birlikte Germen ve Kelt ülkelerine yayıldığı düşünülmektedir. Bir parantez açalım: klad nedir? Yunanca ‘dal’ anlamına gelir ve taksonomi literatüründe yoğun olarak kullanılan bir terimdir).
G2b Haplogrubu
Anadolu kökenli G2a’nın kardeş kladı G2b (L72+, eski adıyla G2c) soy hattının kökeni ise, Batı İran’daki Neolitik çiftçilere dayanmaktadır. İlginç bir detaya değinelim: Avrupa’da bulunan G2b’lerin neredeyse tamamı Aşkenaz Yahudileri olup, bu alt klad ise Orta Doğu’dan Pakistan’a kadar her yerde bulunur. Özetle, G2b soy hattı, Batı Asya’da, özellikle Batı İran’da tarımın erken dönemlerinde ortaya çıkan çiftçi popülasyonlarıyla ilişkilendirilmektedir. G2b, Anadolu Türk nüfusunda çok nadir de olsa görülmekte olup, G2b1‑M377 alt kolu Kars yöresinde tespit edilmiştir[11]. Peki bugün Anadolu Türkleri G2a mirasını taşıyor mu? Evet, Neolitik dönemdeki kadar yoğun olmasa da G2a aradan geçen neredeyse on bin yıla rağmen %10–15 oranıyla Türkiye’de en yaygın dördüncü erkek soy hattı olarak karşımıza çıkmaktadır.[12]
Bu haplogrubu anlamak açısından en dikkat çekici örneklerden biri, Avrupa’nın en iyi korunmuş doğal mumyası olan “Buz Adam” Ötzi’dir. İtalyan Alpleri’nde 5.000 yıl önce yaşayan Ötzi, G2a’nın bugün Orta Doğu, Güney Avrupa ve Kuzey Afrika’da görülen oldukça nadir bir kolu olan (L91 veya eski adıyla G2a4) mensuptu. Ötzi’nin genetik bulgusu Neolitik Çiftçi Soyunun Avrupa’daki izlerini gösteren bir kanıt niteliğinde. Modern dünyada da G2a’nın ilginç temsilcileri var. Örneğin Gürcü asıllı Sovyet lideri Joseph Stalin’in baba hattının G2a1a[13]; ABD’li İtalyan asıllı ünlü mafya lideri Al Capone’un ise G2a-P303 olduğu, onların soylarından gelen erkek akrabaların testleri sayesinde biliyoruz.[14] Nereden nereye değil mi?
Bu tablo, Neolitik Çağ’da Orta Anadolu’da gelişen yerel kültürün hem Avrupa’ya taşınan bir çekirdek oluşturduğunu, hem de Anadolu’nun çok daha sonra alacağı çeşitliliğin zeminini hazırladığını gösteriyor.
Anadolu ve Avrupa’da Neolitik dönemde C1a2, H2, I ve başka haplogruplar azınlık olarak bulunsa da bu soyların günümüzde neredeyse her yerde yok olduğunu ya da bu coğrafyalarda çok nadir bulunduğunu belirtmemiz gerekir. Güneydoğu ve Orta Avrupa’da C1a2, E-M78, H2, I*, I1, I2a, I2a1, J2 ve T1a – Batı Avrupa’da E-V13, H2, I2a1, I2a2a1 ve R1b-V88
C1a2 Haplogrubu
C1a2, Avrupa’nın Üst Paleolitik avcı-toplayıcı topluluklarına kadar uzanan, oldukça eski bir baba hattıdır. G2a kadar yaygın olmamakla birlikte, Orta Anadolu’nun erken yerleşimleri olan Aşıklı ve Boncuklu Höyük’te karşımıza çıkıyor. Neolitik dönemde bile düşük oranlarda görülen bu hat, Tunç Çağı sonrasında iyice seyrekleşmiştir. Bugün dünya genelinde son derece nadir kabul edilen C1a2; Japonya’dan Avrupa’ya, Cezayir’den Türkiye ve Ermenistan’a, hatta Nepal’e kadar çeşitli bölgelerde tespit edilmiştir. İlginç bir karşılaştırma olarak, Avustralya yerli erkeklerinin Avrupalı yerleşimcilerle temaslarından önce %40’tan fazlasının C1’in kardeş kolu olan C2b’ye ait olduğu düşünülüyor; bu da C soyunun çok eski ve geniş bir coğrafyaya dağılmış bir miras taşıdığını gösteriyor.
H2 Haplogrubu
H2 ise Neolitik çiftçilerin bir başka izidir. Orta ve Güney Avrupa ile Anadolu’daki erken tarımcı topluluklarda görülüyor. Büyük olasılıkla Levant ve Anadolu’dan Avrupa’ya uzanan Neolitik yayılma sürecinde taşınmış bir hat. H2’nin kardeş kolu olan H1 (H-M69) özellikle Hindistan alt kıtasında yaygın; bunun alt dallarından H1a1a ise Roman (eski adlarıyla Çingene) topluluklarında belirgin bir yoğunluğa sahip ve Roman erkeklerin yaklaşık %60’ı tarafından taşınıyor. Bu durum, H soyunun Güney Asya merkezli daha eski bir tarihinin olduğunu, H2’nin ise bu büyük ağacın Anadolu–Levant çıkışlı daha küçük bir dalı olduğunu düşündürüyor. Modern Türkiye nüfusuna ilişkin geniş Y‑DNA çalışmaları (örneğin 2004’te 523 kişi ile yapılan çalışma) H2’yi nadiren listeliyor ya da hiç bahsetmiyor. [15]Bir ihtimal Roman asıllı vatandaşlarımız arasında rastlanabilir.
C1a2 ve H2, Neolitik Anadolu’nun genetik manzarasında G2a kadar baskın olmasalar da, bölgenin avcı-toplayıcı geçmişi ile erken çiftçi nüfuslarının çeşitliliğini anlamamız için bahsetmeyi gerekli gördüm.
J2 Haplogrubu
Yaklaşık 30.000 yaşındaki J2 ve yaklaşık 21.000 yaşındaki altgrubu J2a haplogrupları çok eski olduğu için, kökenlerini kesin olarak takip etmek zordur. Neolitik Anadolu’da düşük oranlarda görülen J2a, diğer hatlardan farklı olarak Tunç Çağı’na geçişte belirgin biçimde artmaya başlar. Bu artış yalnızca bir nüfus hareketini değil, aynı zamanda bölgedeki kültürel dönüşümü de yansıtır. J2a Erken Tunç Çağı’nın karakteristik kültürü olup, Erken Transkafkasya kültürü yani Kura–Aras vadileri topluluklarıyla bağlantılı olduğu düşünülüyor. Bu hat, zamanla Ege dünyasında Minoslulara, Kuzey Mezopotamya ve Suriye hattında Hurrilere, ardından Asurlular ve Hititler gibi büyük Tunç Çağı devletlerine kadar uzanan geniş bir kültürel coğrafyaya yayılmıştır. Tüm kaynaklar, tıpkı Anadolu’da olduğu gibi J2a ve J2b’nin Avrupa’daki varlığının Neolitik dönemden sonra gerçekleştiğini ve erken Neolitik dönemde çok nadir olduğunu göstermektedir. J2a’nın Avrupa’daki en eski tespiti, Macaristan’da MÖ 1.200’lü yıllara tarihlenen J2a-M67-Z30685 alt grubudur
J2a’nın izleri yalnızca Batı Asya ile sınırlı değildir. Roma İmparatorluğu’nun askerî seferleri ve kolonizasyon politikaları ile Akdeniz’e yayılmış, Fenikelilerin deniz ticareti aracılığıyla da Kuzey Afrika ve Batı Akdeniz’de kalıcı izler bırakmıştır. Daha doğuda ise Harappa (İndus Vadisi) ve Oxus (Baktria–Margiana) medeniyetlerinde J2a taşıyıcılarının varlığı dikkat çekicidir.
Ağaçtaki bir diğer kol olan J2b ise muhtemelen İran–Kafkasya eksenli daha kuzeydoğuda bir kökene sahip. J2b2-L283 dalının özellikle Karadeniz–Hazar bozkır kuşağıyla temas eden topluluklarla ilişkili olduğu ve Proto-Hint-Avrupa dilleriyle bağlantılı göçler yoluyla Güneydoğu Avrupa’ya ve Güney Asya’ya kadar yayıldığı düşünülüyor. Bronz Çağı’ndan bir süre önce, J2b’nin (bir kısmının) Güney Balkanlar’a gittiği varsayılmaktadır. J2b’nin olası bir alt grubu olan J2b2a1-L283, modern Balkanlar’da yüksek sıklık ve çeşitliliğe sahiptir.
Günümüz Türkiye’sinde ~%24 oranıyla en yaygın Y‑DNA haplogrubu J2’dir yani 4 Türk erkeğinden biri bu haplogrup hattına mensuptur. Alt dallarına bakıldığında, J2a yaklaşık %18.4’lük paya sahip. J2b ise daha az görülmektedir.[16]
Neolitik Çağ kapanırken, Tunç Çağı’nın başlangıcında Anadolu’da önemli bir genetik yenilenme süreci yaşanır. Bu dönemde Yamnaya ve devamındaki Sintashta–Andronovo topluluklarının temsil ettiği bozkır kökenli erkek hatları bölgeye girmeye başlar. R1b-M269 ve R1a-Z93 gibi soylar, bu bozkır göçlerinin imzalarını taşır. Bu yeni hatların görünmesiyle birlikte G2a ve diğer Neolitik yerel soyların toplam nüfusa oranı azalır; sözün özü Anadolu’nun genetik manzarasına ilk kez R1b ve R1a gibi Avrupa ve Orta Asya kökenli hatlar eklenir.
O hâlde akla şu soru kendiliğinden geliyor: Neolitik’te Anadolu’da hiç görülmeyen bu bozkır göçebeleri kimlerdi ve neden geldiler? Bu soruyu yanıtlamak için gözümüzü kuzeye, Karadeniz’in ötesindeki geniş Avrasya bozkırına çevirmemiz gerekiyor; çünkü Tunç Çağı’nın kırılma noktası burada başlıyor.
Antik Mısır mumyalarının Türk mi Çıktı?
Devamını bir sonraki videoda ele alacağım ancak yeri gelmişken birkaç yıl önce Türk medyasında geniş yer bulan “Antik Mısır mumyalarının Türk olduğu” iddiasını kısaca masaya yatıralım çünkü cevabı deminden beri işlediğimiz bilgilere dayanıyor.[17] Antik Mısır, MÖ 3150’den Roma dönemine kadar uzanan çok uzun soluklu bir uygarlık. Ölüleri korumak için uygulanan mumyalama ritüeli sayesinde Eski Mısırlılara ait bedenler günümüze ulaşmış durumda. Ancak DNA açısından işler o kadar kolay değil. Sıcak iklim, bin yıllar boyunca devam eden kimyasal bozulma ve mumyalama sırasında kullanılan reçineler yüzünden, DNA çoğu zaman tahrip olmuş halde bulunuyor. 1980’lerde yapılan ilk çalışmalar, daha sonra örneklerin modern DNA ile kirlenmiş olduğunu gösterdi. Yani mumyalara dokunan insanlar bunlara kendi DNA’larını bulaştırmıştı. Fakat son 10 yılda antik DNA teknolojisinin sıçrama yapmasıyla birlikte, korunum durumu zayıf örneklerden bile güvenilir genetik bilgi elde etmek artık mümkün hâle geldi.
Antik Mısır mumyalarından elde edilen DNA, doğal olarak modern Mısır halkına yakınlık gösteriyor. Ama daha ilginç olan, bu antik bireylerin modern Mısırlılardan biraz daha fazla Neolitik Anadolu ve Levant toplumlarına benzediğinin anlaşılması. Türk medyasının bu durumu yanlış anlaşılmasıyla “Mısırlılar Türk çıktı!” başlıklı haberler okumuştuk.
Oysa durum çok daha basit ve tamamen bilimsel bir bağlamda açıklanabilir. Daha biraz önce anlattığım gibi Neolitik Anadolu halkı yaklaşık 10 bin yıl önce tarımı geliştiren ve bunu Avrupa’ya taşıyan ilk çiftçilerdi. Mısır ve Avrupa’daki Neolitik topluluklar da büyük ölçüde bu Anadolulu çiftçilerden köken alıyor. Bu yüzden bugün Avrupa, Orta Doğu ve kısmen Afrika’daki pek çok toplumun genetik mirasında bu Neolitik Anadolu bileşenleri görülüyor. Antik Mısırlılar için bu durum özel değil; o dönemdeki tüm Eski Dünya toplumları için Anadolu soyu geçerli bir ortak payda.
Öte yandan, Eski Mısırlılarla akraba bile olsalar 10 bin yıl önceki Neolitik Anadolu topluluklarıyla, modern Türkler arasında doğrudan ve kesintisiz bir etnik bağ kurmak, kolay değil. Hâlâ içimizde %10–15 civarında G2a haplogrup erkek soy hattı var evet ama aradan yaklaşık dokuz bin yıl geçti ve bu süreçte Anadolu sayısız göç, karışım ve nüfus hareketine sahne oldu. Yani genetik miras kısmen korunmuş olsa bile, kimlik ve etnik yapı büyük ölçüde değişmiş durumda.
Böylece tarımcıları anlatmayı bitirdik bundan sonraki programda Anadolu ve Avrupa atlı bozkır göçerleriyle tanışacak…
Notlar
[1] https://genome.cshlp.org/content/early/2015/03/13/gr.186684.114.abstract ve https://link.springer.com/article/10.1007/s00439-017-1773-z ve https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC3561879/
[2] https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/25770088/
[3] Japonya’daki D1b (eski adıyla D2), Afrika’daki kök dallarla çok eski bir ortak atayı paylaşır ama bu ortak ata 50–60 bin yıl öncesine gider. Yani doğrudan bir “Afrika → Japonya göçü” değil, Afrika’dan çıkan erken insan topluluklarının çok eski bir kolu Asya’da yaşamaya devam etmiştir. Haplogrup E — Afrika’nın baskın haplogrubu, Japonya’da nadir (ama vardır) E haplogrubu özellikle Kuzey Afrika, Doğu Afrika ve Sahraaltı Afrika’nın büyük bölümünde baskındır. https://academic.oup.com/genetics/article-abstract/212/4/1421/5931471 ve https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/26108492/
[4] https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC1180246/ Bu çalışma Moğol hâkimiyetinin tarihî genişliğiyle ilişkili olabilir; ama bu hattın kesin olarak Cengiz Han’a ait olduğunu söylemek için — halen — yeterli doğrudan genetik kanıt yok https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC5839053/
[5] https://investigativegenetics.biomedcentral.com/articles/10.1186/s13323-015-0030-2
[6] https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/19111331/ ve https://dergipark.org.tr/en/pub/hoyuk/issue/95712/1828846 ve https://dergipark.org.tr/en/pub/hoyuk/issue/95712/1828846 ve https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/direkli-magarasinda-heyecanlandiran-buluntu/1240864
[7] https://dergipark.org.tr/tr/pub/curesosc/issue/50403/525427 ve https://www.researchgate.net/publication/251028411_The_oldest_pottery_Neolithic_of_Upper_Mesopotamia_New_evidence_from_Tell_Seker_al-Aheimar_The_Khabur_Northeast_Syria
[8] https://www.academia.edu/6173684/Origins_and_history_of_Haplogroup_G2a_Y_DNA_
[9] https://www.gazeteipekyol.com/haber/15701525/gobeklitepede-bulunan-iskeletlerin-dna-testi
[10] https://haplotree.info/maps/ancient_dna/samples.php?searchcolumn=Country&searchfor=%25Turkey ve https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/32470401/ ve https://www.eupedia.com/europe/Haplogroup_G2a_Y-DNA.shtml
[11] https://www.marres.nl/EN/G-M201.htm
[12] https://hrcak.srce.hr/file/245800 ve https://orca.cardiff.ac.uk/id/eprint/144097/1/The%20genetic%20structure%20of%20the%20Turkish%20population%20reveals%20high%20levels%20of%20variation%20and%20admixture.pdf ve https://yoksis.bilkent.edu.tr/pdf/files/15618.pdf
[13] https://web.archive.org/web/20230707161554/http://www.runewsweek.ru/theme/?tid=96&rid=1567
[14] https://www.geni.com/projects/G-P303-Y-DNA/9839
[15] https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/14586639/
[16] https://www.nature.com/articles/jhg201030 ve https://ui.adsabs.harvard.edu/abs/2021PNAS..11826076K ve https://www.pnas.org/doi/full/10.1073/pnas.2026076118 ve https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/34426522/ ve https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/20414255/ ve https://hrcak.srce.hr/file/245800
[17] https://www.milliyet.com.tr/dunya/misir-daki-mumyalar-turk-cikti-2460187
